dün; türkiye tarihi ve bazı bakış açılarından değerlendirecek olursak dünya tarihi açısından önemli bir seçimi geride bıraktık. neredeyse tüm yurttaşlar gibi, benim için de bazı eşiklerin atlandığı ve bazı kararların verildiği bir seçim oldu. bu yazıyı da hem kendi düşüncelerimi derli toplu görebilmek hem de okuyacak olanlarla bir fikir teatisinde bulunma imkanı oluşturması maksadıyla yazıyorum.
millet ittifakı için:
birbirinden bağımsız ve farklı dünya görüşlerine sahip 6 tarafın bir araya gelmesi, bir yandan halk için bir uzlaşma bağlamında olumlu gibi görünse de, öte yandan ülke insanının kodlarına ve uğruna savaştığımız değerler adına son derece mantık dışı duruyor. tabii eğer taraflar, iktidar uğruna değer ve amaçlarından taviz vermemişlerse... sözgelimi, müslüman bir kimsenin birtakım helalleşme sözlerini kabul edebilmesi için ya metroda takkeli genci ülkeden kovan zihniyeti görmezden gelmesi, ya da, örneğin, başörtüsüne bir "bez parçası"ndan öte bir anlam yüklememesi gerekir. "artık kimse başörtüsüne dokunamaz" itirazları da örtünün anlamı konuşulduğunda bir yere oturacaktır. eğer örtünüz bir dünya görüşünü temsil etmiyor, allah ve rasulü'nün istediği çerçeveye oturmuyorsa, haklısınız, kimse başörtünüze dokunmaz. böyle bir başörtünün de kimse için bir manası olmaz zaten.
gelelim ittifakın adayı kemal kılıçdaroğlu'na... neresinden tutsanız elinizde kalacak olan bu aday için her yere yazılan, her yerde söylenen "aday olmasın" istekleri hala hafızamızda taptaze, siz unutmuş olsanız da... tabanın da kat'iyetle reddettiği, erdoğan karşısına ne zaman çıksa yenilen bu adaydan nasıl oldu da bir "kurtarıcı" yaratıldı, doğrusunu isterseniz hala anlam veremiyorum. başta kesinlikle istemediğiniz bu adayı hiç değilse protesto etseydiniz, itirazlarınızın arkasında dursaydınız karşıt seçmenleri suçladığınız "koyun" ithamıyla aklıma gelmezdiniz. hoş, böyle olunca da eninde sonunda kabul ettirecekleri aday için nasıl propaganda yapacaktınız, değil mi? ama şunu unuttunuz ki, kılıçdaroğlu'nun sevimsiz imajını siz bir şekilde zihinlerinizden sildiyseniz de türk halkı için kılıçdaroğlu, aynı kılıçdaroğlu. hala erdoğan'ın karşısına çıkarabileceğiniz en zayıf aday oluşundan öte bir anlamı yok. hatta, sizin erdoğan gitsin diye "tuvalet terliğine bile" oy verebileceğiniz gibi, halk da kılıçdaroğlu gelmesin diye herhangi birine oy verebilirdi diyebiliriz.
millet ittifakı üzerine söylenecek çok şey olsa da benim en çok canımı yakan, öfkemi kabartan bir meselenin daha üzerinde durup cumhur ittifakı için söyleyeceğim sözlere geçmek istiyorum. meselem, halka yönelttiğiniz cehalet suçlamaları. daha da kötüsü, henüz acısı taze olan depremzedelere yönelttiğiniz oklar. sonda söyleyeceğimi şimdiden söylemem gerekirse: bu halk ne cahil ne de kör. hatta şaşıracağınız bir şey, özellikle genç nesli ciddi bir şekilde okuyup ciddi bir şekilde çalışıyor. dertleri sizden farklı diye halka yobaz muamelesi yapmak size hiçbir şey kazandırmayacaktır. seçim süreci dışındaki vakitte işlerinde güçlerinde oldukları için seslerini pek de duymamanız, onların da sizi duymadığı anlamına gelmiyor. duyuyorlar, ve sürpriz: cevabı sandıkta veriyorlar. öte yandan beğenseniz de beğenmeseniz de özellikle deprem bölgesinde yaşayan halkın tercihine saygı duymak zorundasınız. eğer bu yarış demokrasi denen düzlemde yapılıyor ve beğenmediğiniz insanlar da bu yarışta söz sahibiyse, durum böyle. bu ülkede kimsenin sizin ev zenciniz olmadığını artık kabullenseniz iyi edersiniz.
cumhur ittifakı için:
bu başlık altında arif olan sözü anlar anlayışı gereğince uzun uzun yazmayacağım. söyleyeceklerim de, ittifaktan ziyade erdoğan ve ak parti iktidarı üzerine olacak.
halis niyetlerle başa geçen ve özellikle refah açısından büyük başarılar elde eden iktidarın son yıllarındaki karnesi son derece zayıf. ekonomi açısından en partizanının bile reddetmediği bir çöküş söz konusu. üstelik maalesef halkın bu endişelerini de "derdiniz soğan mı" gibi cümlelerle aşağılayan kitle de azımsanmayacak derece büyük. evet, derdimiz soğan. "fakirlik neredeyse küfür olacaktı" (beyhaki, şu'abu'l-iman, IV: 267) hadisinden baktığımız zaman, kişinin diğer tüm değerlerini önemsiz hale getirebilecek bir meselenin bu kadar önemsiz gösterilmesi terbiyesizlik değilse bile en azından talihsizlik.
adaletsiziliğin, torpilin, adam kayırmanın, yolsuzluğun, hakkı batıla bulamanın, belli bir grup zenginleş(tiril)irken halkın günden güne fakirleşmesinin ve daha birçok olumsuzluğun da yaşandığı iktidar, yine bu iktidar. "erdoğan iyi de çevresi kötü" kabilinden ciddiyetsizce savunmalara da "canhıraş savunduğunuz adamın yanında yöresinde çalıştırdığı insanlardan bu kadar habersiz ve üzerlerindeki hakimiyetini bu kadar yitirmiş bir lider olduğunu dolaylı olarak söylemeniz ağır gelmiyor mu?" sorusunu yöneltmek en doğal hakkımız. öte taraftan, müslümanların hak ve ihtiyaçlarına cevap verme potansiyeli taşıyan hüda-par ve yeniden refah milletvekilleri ise bu noktada bir parça umut verici görünüyor.
son olarak, millet ittifakı tabanında rahatsız olduğum söylemlerin bir benzerinin de cumhur tabanından geldiğini belirtmeden sözlerimi bitirmeyeyim. erdoğan'ın oyları sandıklar açıldıkça azalırken, taraftarlarından yükselen "bu halk nankör" söylemleri de en az cehalet ithamı kadar can sıkıcıydı. hayır, kimse nankör değil, sadece halka tıkadıkları kulaklarının belki sandıkla birlikte açılabileceği umudunu taşıyorlar. üstelik -her ne kadar önceki iktidarlarda görülmediği savunmasını yapacak da olsanız- zaten yapmaları gereken şeyleri yaptıkları için halktan bir minnet beklemeleri manasızdır. üstelik erdoğan bizzat "efendi değil, hizmetkâr olmaya geldik" derken... yapmasaydınız zaten seçilmezdiniz.
ikinci tura kalan bu seçimden iki tarafın da gereken mesajları almış olması duasıyla, cumhur ittifakı üzerine konuşulan "ehven-i şer" fikrinin ve demokratik bir düzlemde oy kullanmanın mahiyeti hakkındaki bir sonraki yazımda inşaallah görüşmek üzere. velhamdulillahi rabbil alemin.
🌷
YanıtlaSil