geçip giden günlere dair

 

"günler gelip geçmekteler

kuşlar gibi uçmaktalar" 

-aziz mahmud hüdayi     

 

 

twitter hesabımı donduralı bir ay olacak neredeyse. ilk günler sık sık açıp kim ne yapmış/ne demiş hızlıca bir baktıktan sonra hemen geri kapattım. şimdi bu sıklık da azaldı. neredeyse kimin ne dediğine dair merakımı tamamen yitirmeye başladım. bu hissin bu kadar çabuk oluşacağını hiç zannetmezdim çünkü maalesef bir bağımlı sayılırdım. ya da bu zamana kadar siteye tamamen veda etmek için yeteri kadar gerekçem yoktu. çevresi tarafından zaman zaman inatçı kabul edilen biri olarak isterdim ki "yapacağım" dediğim şeyi amasız yapabileyim. sanırım bu zamana dek inat diye adlandırılan davranışlarım sadece kararlılıkmış, kararlarımda da o kadar sabit değilmişim. inatçı yanımı yeni yeni tanıyorum. inşallah kendisiyle güzel işler yaparız, nasip.
sivas'a, eve döneli 2 ay oldu. yaklaşık 2 hafta hastaneden, kalan günlerde de evden çıkmadım. insan bulunduğu yerde bir süre durunca bunalıyor ama bir süre daha durunca bir daha oradan çıkmak istemiyor. insan alanını daralttıkça gerisine ihtiyacım yok sanıyor. bazen de hakikaten ihtiyacı olmuyor. boşver, böyle iyi. birkaç gündür hava kapalıydı. artık güneş açsın da biraz nefes alalım diye yağmur duası gibi bir güneş duasına çıkmama ramak kalmıştı. bugün açtı. eğer yaradan bahçede çiçek açmış vişne ağacını tomurcuklandırmasaydı... arka bahçede bir vişne ağacı. dört mevsim de ayrı nimet. ne güzel, zaman geçiyor. ya rabbi, ne güzel yine yaza eriştirdin.
kitaplar, filmler ve şarkılarla bağımı biraz daha arttırdım. gündüzleri neşeli şarkılar, cıvıl cıvılım. iş güç yaparken harekete devam ettirecek bir şey arıyor insan, güzel oluyor. sonra yer içerken seyir için filmler, diziler. zaten herkes öyledir. bir gün yemek yerken sadece yemek yiyeceğim. neden tabağımdaki aş, su içtiğim tas odaklanmayı hak etmesin ki? ismet özel'e "merhaba" demişti, benimle de neden iki lafın belini kırmasın ki?
kitaplarımla da yeniden arayı düzelttim gibi, ne zamandır yüzlerine bakmıyordum, aşk olsun yani. yeni bir kadın okudum: simone weil. hakkındaki şahitlikler dehşet. kısacık ömre muazzam hareketler. kıskandım doğrusu. cioran onun için: "iman ve onun içerimlediği ve dayattığı çekinceler olmasa, dizginsiz bir ihtirasla yanardı" diyor. yeni tanıştığım arkadaşım simone adına konuşmak istemem ama senin dayatma olarak gördüğün şeye biz muhabbet diyoruz sayın cioran. ki simone da zaten dehşet bir ihtirasla yanmış gibi duruyor. tanıdık bir tutkusu var. tanıdık bir yürüyüşü.
işte böyle atlıyorum günleri bir bir. bir şekilde benden davacı olmasınlar diye çabalıyorum. onlar benden davacı olmasın, benim onlardan olmaya hakkım zaten yok. hem bana dört mevsim içeren şu günlerden ne alacağım olacakmış? bana ne sunacakmış daha zaman? hele bir de her dem yeni nefes, her dem geçmekteyken... geçip giderken. vakit geçiyor. daha ne avutsun insanı? 

Yorumlar

Yorum Gönder